All notes
July 18, 2026·3 min read

Cacccıııkk

Selamlar,

Uzun zamandır, daha ilk notalarını duyduğum anda beni mahvetmek üzere kurulmuş bazı şarkılar var. Hangi anda, hangi ruh hâlinde olursam olayım, o müzikler gelip beni buluyor ve mahvediyor.

Bunun çok özel bir nedeni de yok aslında. Yaşla da alakalı tabii ki Sanki çok yaşlıymışım gibi söyledim ama kastettiğim şey yaşlılık değil, yaşanmışlık. Bunlar öyle şarkılar ki kırklarına yaklaşan birçok insanda benzer duygular uyandırabilir:

Gibi gibi…

Ya da benim için en özel grup olan A Perfect Circle…

Evet, hâlâ öyle. Yirmi ikimde de öyleydi, otuz yedimde de öyle. Büyük ihtimalle altmış yedimde de öyle olacak.

Hele The Noose ya da When the Levee Breaks’in konser versiyonları…

Bunlar öyle müzikler ki içinizde ne varsa çıkartıyor.

Ulan öyle bir söyledim ki herkesten önce ben bilirkişi oldum Ama biraz öyle gerçekten.

BoJack Horseman’ı hiç izlemedim. Arada Tuti birkaç sahne izletti ama dizinin öyle bir havası var ki yalnızca A Horse with No Name şarkısını dinleseniz bile ana temasını az çok anlayabilirsiniz.

İşte müziğin gücü bu.

Neredeyse büyü gibi. Başka hiçbir şeyde bu güç yok. Bazen seni sana anlatıyor, bazen senden gideni, bazen de sende hiç olmayanı…

Bir de bütün bunları yaparken inanılmaz öznel kalıyor müzik. Günümüzde olan hiçbir şeye benzemiyor. Gerçekten müzik dinleyen insan için bulunmaz bir nimet. Çünkü bugün öznellik, en az kıymet verilen şeylerden biri.

Herkes stream sayılarına bakıyor.

Ulan, sen beğendin mi?

Beğendin.

Biz zamanında bunları MP3 olarak dinlerdik. Şimdiki nesil Spotify’da yok diye dinlemiyor Neyse, yine sallayacağım bu nesle. Dayanamıyorum

Ama bir yandan gerçekten öyle. Her şeyin rakama döküldüğü, özgünlüğün hiçe sayıldığı bu âlemden resmen nefret ediyorum.

Barış Manço’nun Cacık’ını dinlersin, mest olursun. Sigara içemeyen ben bile o dumanı içime çekerim sanki. Kadehten bir yudum alır, derin bir nefes çeker ve şarkıya eşlik ederim.

İnsan bazı şeyleri itiraf eder kendine.

Hıyarlığının bütün güzelliğiyle kendi kendine terapi olur.

Sonra Bülent Ortaçgil’den Gecenin Üçü’nü açarsın. Yatmadan önce dinlersin; ay ışığında, semtin ışıkları altında… Gözlerin kamaşır. O güzelliğin, aklından geçenlerin ve geçmişten kalanların arasında son yudumlarını alırsın.

Mesela kaç kişi Rick and Morty izlerken Look on Down from the Bridge çaldığında kendinden geçti?

Kaç kişi, “Oha lan, Mazzy Star değil mi bu?” dedi?

Kaç kişi o ölüm ve korku bölümünde, Morty’nin kendi yerine geçebilmek için kendisini öldürmesini ve sonrasında bunun travmasını tek başına atlatmaya çalışmasını gerçekten hissetti?

Kaç kişi gerçekten o köprüden aşağı baktı?

Yanlış anlaşılmasın, Z kuşağının birçok konuda bizden üstün olduğuna hemfikirim. Sadece bizim kadar düşünmeyi sevmediklerini düşünüyorum.

Anda kalmakta ya da çözülmesi zor konuların içinde bir süre dalgalanıp gitmekte zorlanan bir nesil görüyorum. Bir şeyin hemen cevabını bulmadan, hemen adını koymadan, hemen tüketmeden onun içinde kalmakta zorlanıyorlar sanki.

Yoksa hiçbir eleştirim yok. Gayet iyiler.

İyi de olsunlar isterim.

Belki de mesele hangi neslin daha iyi olduğu değildir zaten. Belki bizim müzikle kurduğumuz ilişki biraz daha yalnız, biraz daha zahmetli ve bu yüzden biraz daha kişiseldi.

Bir şarkıyı bulmak için uğraşırdık. Albümü indirir, kapağına bakar, sözlerini arar, aynı parçayı günlerce dinlerdik. Şarkı sadece arka planda çalan bir şey olmazdı. Hayatımızdaki bir dönemin içine yerleşirdi.

Sonra yıllar geçerdi.

O şarkı yeniden çaldığında yalnızca müziği duymazdık.

O zamanki kendimizi de duyardık.

Neysee :D 

Haydi kalın sağlıcakla... :D :D